Trene binip sienaya gittim. Acikcasi cok buyuk bir beklentim yoktu. Sadece biraz eski bir kent bekliyordum. Unesco tarafindan tamaminin korumaya alindigini ogrendim.
Indikten sonra informationdan aldigm garip haritayla gezmeye calistim ama tren istasyonunu bile bulamadim. sinirlerim bozuldu. Biraz ilerleyip belki merkeze ulasirim umuduyla yurumeye basladim. Iki kiz yanima yanasip merkeze nasil gidebileceklerini sordu. Bende oraya gitmeye calistigimi ama yolu bilmedigimi soyledim. Farkli bir haritalari vardi. Oldugumuz yeri orada kolayca bulduk ve beraber gezdik. Hong konglularmis. Ingilizceleri de iyiydi. butun gun beraber sienayi gezdik ve aksam trende donerken muhabbet ederken ayni hostelde kaldigimizi ogrendik. Hostelde beraber bir aksam yemegi yeyip floransadaki o guzel kopruyu onlara gosterdim. Koprude bir adam akustik gitarini amfiye baglamis cok guzel muzik caliyordu. Bir sure onu dinledik.
Farkettim ki bi sehri gercekten kullanirken onu daha cok seviyor ve benimsiyorsunuz. Turist gibi gezerek olmuyor. Tam olarak yasiyamiyorsunuz. Koprusunde nasil istanbulda sahilde oturuyorsaniz okadar rahat oturmalisiniz. Boboli bahcelerinde nasil taskislanin bahcesinde veya buyukadanin arkasindaki kayaliklarda huzuru buluyorsaniz o kadar rahat olmalisiniz. O zaman gercekten o kenti yasamis oluyorsunuz.
Siena ise tamamen korunmasi ile beni soke etti. Butun sehir kahverengi catilari ve tugla binalari ile hala senelerdir nasilsa oyle. Pizzasi ve dondurmasi ucuz ve guzel. Siena yanigi renginin de nereden geldigini katedralin orada yukari cikip sehre baktigimda anladim. Butun sehir siena yanigi tonundaki kahverengi ile kapli. Inanilmazdi. Donerken acaba bu sehirde de bi gece kalinir miydi diye dusunmedim degil ama floransa bambaska bir yer.
28 Ağustos 2009 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder